09 Kasım 2009 Pazartesi










ATATÜRK'ÜN BİLİNMEYEN YÖNLERİ (1)


Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.


Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?


ATATÜRK'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: AskerATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.


Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan,hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyük elçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.


Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:


"Şu an da hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal'i.


Ya da, yıl 1938. Bir İran'lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki; "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir." dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.


Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki "Bu gün UNESCO'nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir." Öneri nedir ?Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO'nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Bir den İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:


"Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;


"Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterim ki ATATÜRK öyle dünyada ki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimiz de çare olarak aramalıyız" sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya "ne yani" diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;


"Ben ATATÜRK'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum" diyecektir.


İşte o muhteşem belge diyor ki;" ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI,SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU"


Var mı böyle bir metin! Bir filozof der ki "bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin" şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni.Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.


Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"


Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor.Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; "Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir." 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal'in,Devlet adamı Mustafa Kemal'in çok dışında bir Mustafa Kemal.


2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki "Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım" dedi. Hanımefendi "nedir o deyim" dedim. "Norveççe'de "ATATÜRK gibi düşünmek" deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi" "nerelerde kullanırsınız" dediğimde "Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün". O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye birde ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe'den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.


Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK'le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde MustafaKemal'e şöyle sorar gazeteci; "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyormusunuz?" Mustafa Kemal'in cevabı aynen şöyle :


"Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz". Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal'in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal'den. Ama bu arada 2005'de bir yabancı gazeteyi okuyorum.Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış "Bu gün Ortadoğu'ya düzinelerle ATATÜRK lazım". dedim yazara ATATÜRK 'ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.


Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter.Filipinlerden Çin'e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925'de 1938'de 1996'da 2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal'den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye'nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. EvetTürkiye'de lider yetiştirme sorunu var.


Lider deyince de ne dense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ya da Başbakanı, Maliye Bakanı ya da evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama biliniz ki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri ya da lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK'le sizinle paylaşacağım.


İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?


ATATÜRK'ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale'de topçu atışımız başladığ ısırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış.ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. "Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", "Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var".Yani "niye şaşırıyorsunuz?" der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına "İşte bu benim..." derken bi de bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor "Ne yaptınız bu ağaca" diyor. "Paşam" diyorlar "yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı". "Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum" diyor. Daha fazla dayanamıyor,arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal'in omuzlarındadır da onun için.


Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani "Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim" diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.


Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar birbahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. "Yahu" der "sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdin mi ki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?" der. Bahçıvan der ki; "Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz". Bir an düşünür; "Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız"der. Derler ki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanır mısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyor musunuz? İstanbul'daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova'ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.


Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda.İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. "ATATÜRK ve Türk kadını" konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk,televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki "Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı" haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da ATATÜRK'ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne söyleyeceksiniz bana?". Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri".Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu"İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler "Bu gün 1996,Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor,1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için" bu mesajıda çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.


Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK'ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü'ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş.Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; "Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke". "Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya" demişler. "Buradaki ağaçlara ne olacak peki". "Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar" demişler. Bir an durur, "Bir tek şartla kabul ederim" der. "Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim". Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya'dan Söğütözü'ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür,ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü'ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.


25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.


İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN'u davet edelim.Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. "Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum" diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. "Ya paşam hayrola" der. Atatürk, "Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum" der. "Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?" der.


ATATÜRK'ün cevabı ATATÜRK'çedir. Der ki "Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız." Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin ÇOŞKAN "Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın" der. Ama dinleyen kim. Der ki "Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili". Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde"Burada hiçbirşey yetişmez"yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal'in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar "BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ". Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bugünü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı?İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir,herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.


Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade'nin kafa çok karışık."Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?" der. "Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN'ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya'dan kaçtım, burdaki köylülere geldim.Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. "Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah o iki gün Çankaya'da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana"ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin". Ve hani Tahsin COŞKAN'ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim"diyecektir.


Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK'e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN'dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek "17 Ağustos depremi". Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü.Oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.


Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte,hediye götürüyoruz ve adına da "ATATÜRK Çiçeği" diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu "Chicago özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK'le tanışmış, ondaki tabiat bilg ive ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK'ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir". Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.


Peki başka bir lider var mı diye araştırdım bir çiçeğe adınıveren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyor ki Mustafa Kemal "çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tekbir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.


Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Araştırmacı Yazar


ATATÜRK'ÜN BİLİNMEYEN YÖNLERİ (2)


Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal'e vermiştir. Başka,dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu. Hangi sıfat mı? Evet, Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü, evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK'ün, ama soruyorum sizlere, bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır, ya çevrecidir, ya tiyatrocudur, ya sanatçıdır,ya arkeologdur, bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen, dünyada ki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için, dünyada "kültür antropoloğu" sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal'dir.

"Kültür Antropoloğu" nedir ne değildir, uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel'e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarında ki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor, iki kere gidiyor, Konya'da Asar kazıları başlıyor, başında, bir de bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış, başında,toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. "Ya ne yapıyor Mustafa Kemal" diyorlar.Çankaya'ya gidiyor, Çankaya'da üç gün üç gece, hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor,bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra "gelin diyor Ahlatlıbel'e gidiyoruz". Hemen geliyor diyor ki "arkeologlar toplanın". Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR'ın bir e bir anısıdır.Toplanıyor ve diyor ki Mustafa Kemal heyecanla; "kazdığınız yer yanlış,şurayı kazmanız gerekir". Yabancı arkeologlar "el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın, ama yani bu işte bizim işimiz, niye karışıyorsun" der gibi, aralarında birkaç şey oluyor, ama emir büyük yerden.Başlıyorlar Mustafa Kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar, hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK, Galip ARCAN'ın yazdığı "Sırat Köprüsü" adlı piyese davetlidir. Piyesin başında mutludur, biraz sonra sinirlenmeye başlar.Bir müddet sonra, bitince "bana Galip ARCAN'ı çağarın!" der. Galip ARCAN gelince, "bu piyesi siz mi yazdınız? "der. "Evet,paşam ben yazdım". "Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin'in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz, hakkınızda soruşturma açtırıyorum"diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz?Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki "a be Atam boldvilin'e varıncaya kadar ne zaman okursun? Ne zaman kafanda tutarsın". Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK'le iddiaya girmek gibi, dedim "senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun".

O sırada da "Sanat ve ATATÜRK" adlı araştırmamı yapıyorum.Baktım, Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykel de dinin etkisini kaldırıyor. Ama aklıma yedinci sanat dalı geldi. Sinema dedim, "herhalde burda iddiayı kazandım". Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal'e,tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor, şöyle dur, böyle dur diye. Diğer oyunculara şiddetle bağırıyor.Atatürk "Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. Ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın" der.Cezmi AR hayatının son günlerinde "ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım" diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya' da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur;"Ben bir İnkilap Çocuğuyum.'' Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki, haydi filmciler bulun bu senaryoyu, filme çekin,pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

Bu ara da, ATATÜRK'ün her şeyi iyide, ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı, ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyor ki: "Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü, bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri, bir adamın kafasın da toplanmış, bir çağa sığan etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir, en büyük radikal Mustafa Kemal'dir". Bunu biz demiyoruz, dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

Esas sır nerde? Çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında, harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde.ATATÜRK diyor ki,"Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bugün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım". Esas sır bence burada.Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var, ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da, savaşın bir dinlenme yerinde, çadırınıza gelirsiniz,postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet'in, Fransız Türkoloğu Devin'in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal.Diyorlar ki, "niye bunları okuma gereği duyuyorsun," verdiği cevaba bakın.onlara diyor ki, "Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor.Notta ne yazıyor biliyor musunuz? "Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak". Yıl1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında ,neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

Atatürk, bu savaşta Ayşe Hatun'u tanımıştır. Ayşe Hatun'u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım,bir oğlum var; inanın bu kadar araştırmacıyım, düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında, omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatun'un, ama düşman eğer onları fark ederse,çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu ara da çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman, kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun, ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. "Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun" (yani şurada oturan bizler için şehit olan) "bu benim için de,senin için de bir şereftir. Yeter ki vatan sağolsun" diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın,sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?İşte bu Ayşe, ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun'u tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında,Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye, ne varsa cephanenin üstüne örtmüş, kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler: "nine kar sepeliyor, hava çok soğuk, bari şu yorganı alsan sırtına" dediğinde, aldığı cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm, ama onunla binler doğacak binler,hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar, "bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım" dediğinde, aldığı cevap, "adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu" cevabında ki adımın ne önemi var,önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın,inanın hiç mübalağa etmiyorum, ilk uzaya fırlatan ülke, mutlaka, ama mutlaka biz olurduk.

Evet, bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım'ı tanıdı.Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış,dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hayranlık, hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi ,aman diyorlar bugün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum, ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım'ın "MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.

ATATÜRK Zekiye Hanım'ı, Nakiye Hanım'ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT'i tanıdı, Atatürk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren, ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip ,askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören, ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın'ı tanıdı bu savaşta. Bu savaşta, ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ,ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşteNezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda, annesine şöyle yazmış, "anne Nezahatle babasının arasında ki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz Mehmetçik Nezahat'e Türklerin Jean d'Arc 'ı diyoruz"demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jean d'Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat'i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için, burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.

ATATÜRK okumaya da, da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal'dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi bilmem ne bilmem ne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı"Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman ,buMustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

Bu ara da, çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu Dergisi'nde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki,okumuş yazmış ta ,sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?

İşte, günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda, size bir itirafta bulunmak istiyorum, ATATÜRK inanın, bu günü çok net görmüş.Hadi görmekle kalsa iyi, bir de bu gün kullanacağımız kadar güncel, geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider?İşte ilk örneğimiz;dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki"ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".

Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI
Araştırmacı Yazar

30 Eylül 2009 Çarşamba

İSLAM'IN DARWİNLERİ (5)



I.DOĞAL SEÇİM YOLUYLA EVRİM



Daha önce de belirtilen gibi,bu konuda Birûnî'nin pek bir orijinalliği yoktur.Câhız gibi,o da gerek aynı türün kendi üyeleri gerekse ayrı türlerin üyeleri arasında,doğal bir hayat kavgası olduğunu kabul eder.Bu kavgada daima üstünlerin ve elverişlilerin zayıfları yok ettiğini,neticede de,her zaman daha üstün türlerin ortaya çıktığını ve varlıklarını sürdürebildiğini kabul eder.Örneğin,Birûnî'nin hayat kavgasından söz ettiği pasajlardan biri şudur:Bütün şeyler,ister doğru bulunsun ister bulunmasın,bir tek şeydirler ve eşittirler.Onlar,sadece zayıflık ve kuvvetlilik bakımından farklıdırlar.Kudun,koyunu parçalama kuvveti vardır.Bunun için koyun,kurdun yemidir;çünkü,koyunun kurda karşı gelecek kuvveti yoktur.Böylece o,onun avıdır.



II.SUNİ SEÇİM YOLUYLA EVRİM


Suni (artificial) seçim yoluyla evrim,insanın canlı türleri arasından daha uygun ve elverişlilerini seçerek,onların yaşamasını ve gelişmelerini sağlamasıdır.Örneğin,bir bahçıvanın yetişdirdiği domateslerden iyi türleri ayıklayarak gelecek mevsimde onların tohumlarını ekmesi,sonra yine bunlar içinden tekrar ayıklama yapması ve böylece,her zaman daha uygun türler elde etmesi,domateslerin bir çeşit suni seçim yoluyla evrimleşmesidir.Bu tür evrimleşmeden ilk bahseden Birûnî'dir.Böylece o,İslam kültüründeki geleneksel evrim teorisine orijinal bir katkıda bulunmuştur.Bu katkı ile,biyolojik evrim teorisi en mükemmel şeklini almıştır.Suni seçim yoluyla evrimden,Birûnî'den sonra ilk bahsedecek olan kimse,Darwin'dir.




III.EVRİMLEŞMENİNİ ÖLÇÜSÜ:TABİAT EKONOMİSİ


Birûnî'nin genel evrim teorisine ikinci büyük katkısı,kendinden önceki Müslüman evrimcilerde bulunmayan,evrimleşmenin bir ölçüsü olarak''tabiat ekonomisi''fikrini ortaya atmasıdır.Birûnî,Allah'ın hikmet ve kudretinin tecellisi olarak gördüğü dinamik bir tabiat anlayışına sahiptir.Tabiat,içinde bulundurduğu varlıkları,Birûnî'nin''el-fi'l el-mu'idd''olarak adlandırdığı,bir sayma,kontrol ve ölçme işine göre yönetmektedir.Bunun için de,tabiattaki herşeyin üremesi,çoğalması ve evrimi,belirli bir ölçüye,dengeye göre olmaktadır.Tabiatta bir iktisat vardır;başıboşluk ve israf yoktur.Özellikle varlıkları evrimleşmesi ve çoğalmasını,tabiatta ki bu doğal iktisat fiili ve gücü yönetmekte;bunlar,belirli sınır ve ölçüler içinde olmaktadır.Aksi takdirde,Birûnî,bir tek canlı türünün,bütün diğer canlıları yok edecek kadar çoğalabileceğini ve bütün yeryüzünü kaplayabileceğini söyler.Gerek kâinatın jeo-kimyasal evrimi ve gerekse canlı varlıkların aktüel biyolojik evrimi,bu doğal iktisadın kontrolü altında olmaktadır.Ancak XVI.yüzyılda Avrupa felsefesinde sözü edilecek olan bu doğal denge ve doğal iktisat fikri,görüldüğü gibi,çok erken bir dönemde Birûnî tarafından dile getirilmiştir.Birûnî,doğal ve suni seçim yoluyla evrim ve tabiat ekonomisi fikrini,şu pasajlarda gayet veciz olarak anlatmaktadır:Kâinatın hayatı,çoğalma ve üremeye bağlıdır.Kâinat sınırlı olduğu halde,artma işi ve bu artış,her ikisi de zaman içinde sonsuzdur.Bir bitki veya hayvan sınıfı,yapısında artık artış göstermediği zaman o,onun özel bir çeşiti,onun bir türü olarak meydana çıkar;bu türün her ferdi basitce var olup yok olmaz;ondan türeyenlerin ötesinde,kendi gibi bir varlık(tür)veya beraberce,sadece bir kere değil birçok kez ortaya çıkar.Böylece de,bir tek bitki veya hayvan türü olarak bu varlık,yeryüzünü kaplar ve yayılır,ondan türeyenler kaplayabildiği ölçüde yeryüzünü kaplayabilir.Çiftçi,kötüsünü yok ederek seçtiği mısırı istediği kadar üretebilir.Bahçıvan,istemediği bütün diğer ağaçları keserek güzel gördüklerini seçip yaşatabilir.Balarıları,kovanda çalışmayanları ve sadece balı yiyenleri öldürür.Tabiat da,bizzat benzer işi yapar;bununla birlikte,bütün şartlar altında fiili aynı ve tek olduğu için,bir ayrıcalık da göstermez.Yok olacak ağaçların meyve ve yapraklarının yok olmasına tabiat müsade eder;böylece de,onların tabiat ekonomisine bağlı olarak,üremeleri kuralını ihlal etmelerini önler.Başklarına yer vermek için,onları yok eder.Eğer yeryüzü,kalabalıklaşmakla fesada veya fesada yakın bir duruma geldiğinde,onun idarecisi -o bir idareciye sahip olduğu ve onun her şeyi kaplayan itinası yeryüzünün her bir zerresinde hazır olduğu için -bu çok sayıyı normale indirmek ve kötü olan her şeyi yok etmek için bir elçi gönderir.


(Daha sonraki yazımda,başka bir evrimci ele alınacaktır.)


Cenk

22 Eylül 2009 Salı

İSLAM'IN DARWİNLERİ (4)





BİYOLOJİK EVRİM



a)TÜRLERİN MENŞEİ: SPONTANE YARATILIŞ VE BİYOJENEZ



Daha önce de belirttiğimiz gibi,Birûnî,canlı ana türlerinin,kâinatın oluşumu ve jeo-kimyasal evrimi esnasında,uygun şartlarda Allah'ın yaratma fiilinin sonucubirbirlerinden bağımsız olarak meydana geldiğini kabul ediyordu.Buna göre canlı ana türler,menşeilerini (oijinlerini),ilahi yaratma fiilinin su,toprak,hava,gaz ve ısı gibi temel unsurları vasıta kılarak meydana getirdiği bir karışımdan almaktadır.Birûnî'ye,göre bütün canlı ana türler,birbirinden bağımsız olarak türemiştir.Birûnî'nin bu görüşü daha sonra açık bir şekilde İbn Tufeyl tarafından da ele alınmıştır.İnsan türünün menşei üzerinde özellikle duran Birûnî,insanın,diğer hiçbir türün evrimleşmesi sonucu meydana gelmediğine işaretle,ilahi yaratma fiilinin tecellisi olarak bağımsız oluştuğunu kabul eder.HattaBirûnî,tabiatcıların,''İnsan en yüce mertebeye kendinden aşağı hayvanlardan çıkarak vardı.''diyerek,insanın öz ve cevherinibunda görmelerine karşılık,''Hayır,insan,köpeklikten domuzluğa,sonra maymunluğa yükselerek insanlığa ulaşmadı.''der.Ne yazık ki,Kitâbu'l-cemahir'de bulunan bu sözlerin geçtiği paragrafın arapçasını tamamen yanlış anlayarak,Birûnî'nin,tabiatcıların görüşü olarak anklettiği sözlerle,kendi sözlerini birbirine karıştıran S.H.Nasr ve M.A.H.Qadrigibi modern araştırmacılar,Birûnî'nin,insanın maymundan geldiği görüşünü kabul ettiğini söylemektedirler.Genelde,Birûnî gibiİslam düşünürlerin de evrim teorisinin olmayacağı kanaatini taşıyan Nasr,söz konuzu paragrafı yanlış anlamasının yanında,''Birûnî'nin,insanın bugünkü durumuna ulaşmak için kendisi aracılığı ile göç ettiği en son hayvan olarak,özellikle maymunuzikretmesini işaret etmek oldukça ilginçtir.''demektedir.Nasr'ı takip eden Qadri de,aynı hatayı işleyerek Birûnî'ye,insanın maymundan türediğini dedirtemek için,Birûnî'nin cümlesini,cümlesinin başında bulunan 'hayır' olumsuzluk edatını kaldıraraknakleder ve böylece hüküm verir.



Netice olarak diyebiliriz ki,Birûnî,canlı türlerinin,ilk ana türlerinin,Allah'ın yaratmafiilinin bir gereği olarak,su,hava,toprak,ısı gibi cansız sayılam maddelerin karışımın uygun şartlar içinde kimyasal bir evrim geçirmesiyle kendiliğinden (spontane),çeşitli zamanlarda oluşmuş olduklarını kabul etmektedir.Diğer taraftan,Birûnî,bazı canlıların bazı canlılardan (biyojenez) türemelerine de dikkat çekmiştir:İncirlerden ve dağ melisasından akreplerin,öküz etinden arıların,at etinden eşek arılarının teşekkül ettiği bütün tabiatcılar tarafından iyi bilinmektedir.Bizzat biz de,açıkçabilinen bir oluşum yoluyla,başlangıçta,bitki ve benzeri maddelerden ortaya çıkan ve bundan sonra türünü cinsel ilişki ilesürdürerek varlığını idame ettirmeye muktedir birçok hayvan gözledik.



Görüldüğü gibi,Birûnî,burada biyojenezin imkânına inanmaktadır.





b)TÜRLERİN BİYOLOJİK AKTÜEL EVRİMİ



Yukarıda işaret ettiğimiz manada,kendiliğinden (spontane) oluşan canlı ana türleri,Birûnî'ye göre,çeşitli faktörlerin tesiriyle aktüel olarak evrimleşmekte;her ana tür,kendi içinde zamanla çeşitli dallara ayrılmakta ve gelişmektedir.Fakat,Birûnî'ye göre,türlerin bu aktüel biyolojik evrimi esnasında,her tür,doğal olarak kendi türünü muhafazaya çalışmaktadır;evrimleşme sürecinde türlerin birbiri içine sıçraması ve sınırları aşması söz konusu değildir.Bu,birûnî'nin,insanın menşei hakkındaki görüşlerinden de anlaşılmaktadır.Diyebiliriz ki,Birûnî,genellikle türlerin sabitliğine inanmaktadır.Nazzâm ve Câhız gibi,Birûnî de evrimleşmekte ki esas faktörün,Allah'ın,türleri evrimleşici bir iç güçle bezemesine bağlar;bunu,Allah'ın kudretinin varlıklar üzerindeki bir hikmetiolarak görür.evrimleşme,ilahi güçün tecellisiyle olmaktadır.Bundan başka,çevre şartları,semavi ve atmosferik şartlar,türler arasındaki hayat mücadelesi gibi birtakım ikinci dereceden faktörler de evrimde rol oynarlar.Bu faktörlerin tesiriyle evrim,Birûnî'ye göre iki yolla olmaktadır:Doğal seçim ve suni seçim veya ayıklama.



(devam edecek)

15 Eylül 2009 Salı

İSLAM'IN DARWİNLERİ (3)


Kâinatın ve yeryüzünün jeo-kimyasal ve ileride göreceğimiz canlıların biyolojik evrimleşmesini,diğer Müslüman evrimciler gibi,Birûnî de,her şeyden önce,Allah'ın,yarattığı ilk temel unsurları evrimleşici kabiliyet ve güçte yaratmasına bağlamaktadır.Bundan başka,özellikle yeryüzünün jeo-kimyasal evriminde,Birûnî,gravitasyon (çekim),semavi cisimlerin hareketlerinin tesiri ve güneş ısısı gibi,bazı ikinci dereceden faktörlerin de büyük rol oynadığını kabul etmektedir.Birûnî,yeryüzünün jeo-kimyasal evrimleşmeyle oluştuğu hususunu,terik olarak Kur'an'ı ve diğer dinî metinleri yorumlayarak açıklamasının yanında,tabiat olaylarını inceleyerek yaptığı bilimsel gözlemlere de dayandırmaktadır.Gerek Kur'an'da gerekse Tevrat'ta kâinatın altı günde yaratıldığı zikredilmektedir.Daha önce belirttiğimiz gibi,Birûnî,bu altı günü,Kur'an'da zikredilen diğer gün ve zaman kavramıyla tefsir ederek,bunun yirmi dört saatlik gün kavramıyla ilgisi olmadığını belirtir.Hıristiyan ve Yahudilerin kendi kitaplarında geçen bu altı günü literal manada almalarını da,Nazzâm gibi eleştirir;bunların uzun evrimleşme ve oluşum devirleri olduğunu söyler.Birûnî'nin bu konuda bizzat işaret ettiği Kur'an ayetlerinden bazıları şunlardır:


-Rabbinin katında bir gün,saydıklarınızdan bin yıl gibidir.


-Gökten yere kadar bütün işleri Allah düzenler,sonra işler sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir gün içinde O'na yükselir.


- Melekler ve Cebrail,süresi elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.


Birûnî'nin,yeryüzünün jeo-kimyasal evrim fikrini dayandırdığı kendi gözlemlerinden veya başkalarından naklettiği bilimsel gözlemlerden bazıları da şunlardır:Eğer Hindistan toprağını gözlerinizle görmüş ve yapısı üzerinde kafa yormuşsanız,kazarken ne kadar derine inerseniz inin,çıkan taşların hep yuvarlaklaşmış olduğuna dikkat etmişseniz,bu taşların,dağlar ve nehirlerin büyük bir hızla aktığı yerlerin yakınında kocaman;dağlarda uzak olan ya da nehirlerin ağır ağır aktığı yerlerin yakınında ise,daha küçük olduğunu farketmişseniz,ırmakların ağızlarına ve denize yakın yerlerdeki taşların kumlaşmış biçimleri de gözünüze çarpmışsa ve bunların tümü üzerine düşününce,ister istemez Hindistan'ın bir zamanlar deniz olduğu ve yavaş yavaş ırmaklarının alüvyonları ile dolarak kara haline aldığı sonucuna varırsınız.


Aynı şekilde,uzun zaman periyotlarında,bir deniz karaya,kara da denize dönüşür.Eğer bu periyotlar,insanlığın yaratılışından önce geçmişse,bilinmiyorlar;insanın yaratılış zamanından sonra olduklarında bile hiçbir iz yoktur;çünkü aradaki uzun zaman sebebiyle,izler arasında genellikle kesiklik vardır.Özellikle,çok yavaş olmuş olayların izleri,sadece bazı âlimler tarafından bilinebilir.Bu Arap çölü,bir zamanlar,sonradan karalaşmış bir denizdi.Kuyular ve havuzların kazımı sırasında bu denizin izleri ortaya çıkmaktadır;çünkü çöl,sayısız tabakalar ortaya koymaktadır:Bilinçli olarak gömüldükleri söylenemeyen kemik,çanak çömlek ve şişe gibi şeylere karışmış bir kum ve yumuşak çakıl tabakası;sonra,parçalandıkları zaman,deniz salyangozu ve benzer deniz hayvanı kabuklarıyla,''balık kulakları''adı verilen kabuklar gibi,kesin olarak deniz hayvanlarına ait kalıntıları ortaya koyan çeşitli taş tabakaları...Bu ürünler,ya oldukları gibi bir bütün halinde muhafaza edilmiş veya tamamen bozulmuş halde bulunurlar.Son durumda,bu ürünler şekillerini,taşların iç kısmında izler(fosiller)halinde bırakmışlardır.Bu tür kalıntılar,Hazar Denizi kıyısındaki Bâb'ul-Ebvâb şehrinde de bulunmaktadır.Bu tranformasyonların süreleri ve tarihleri tamamen bilinememektedir.


Birûnî'nin jeo-kimyasal evriminin,eskilerin ''devri zaman'' ve ''yenilenme'' anlayışıyla bir ilgisi olmadığına burada işaret etmek yerinde olacaktır.Bilindiği gibi,eski Hindliler ve Yunanlılar,yeryüzünün her 36000 veya 3600 gibi belirli (adına''büyük zaman veya devir'' denen) bir müddet zarfında,tamamen veya kısmen yok olup yenilendiğini kabul ederlerdi.Bu görüş,sonradan İslam kültürüne de geçmiş ve özellikle İsmaililer,benzer bir ''devri zaman'' anlayışını benimseyerek,her yeni devrin başında,insanlığın atası olan yeni Âdemlerin çıktığını söylemişlerdir.


Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi,Birûnî,özellikle gök cisimlerinin tesiriyle,yeryüzünde uzun zamanda değişiklikler meydana geldiğini kabul etmekle birlikte,bütün bu devri zaman ve yenilenme görüşlerini bilim dışı bularak reddetmektedir.Birûnî'nin savunduğu jeolojik değişme,devri olmayıp,kainatın başlangıcından beri devamlı ve sürekli olmaktadır.


3.BÖLÜM SONU

12 Eylül 2009 Cumartesi

ON İKİ EYLÜL BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN :TÜRK TARİHİNİN KARA LEKESİ


'' BİZİM OĞLANLAR BAŞARDI ''

EVET,SAYELERİNDE BAŞARMIŞTINIZ.
BİLİMİ,SANATI,AYDINLARI,
YURTSEVERLERİ ZİNDANLARA ATARAK,
DARAĞAÇLARINDA SALLANDIRARAK,
TABUT HÜCRELERDEN,İŞKENCELERDEN
GEÇİREREK BAŞARMIŞTINIZ.
BU GÜNLER SİZLERİN ESERİDİR.
TÜRK HALKI SİZİ AFFETMEYECEK,
KARA BİR LEKE OLARAK HATIRLAYACAKTIR.

cenk

07 Eylül 2009 Pazartesi

İSLAM'IN DARWİNLERİ (2)



Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi,ilahi bir kitabı olanlarla;Sabiiler ve Maniler gibi daha başkaları,olayları tarihlendirmeye,insan türünün yaratılışı ile başlamada hemfikirdirler.Fakat onlar,insanın çıkış süresinin tayininde büyük bir ayrılığa düşmüşlerdir.Tevrat'ın şu iki başlangıç ayeti hariç,onlar,dünyanın oluşuna göz atmamışlardır;bu iki ayet mealen şöyledir:''Başlangıçta Allah,göğü ve yeri yarattı.Ve yer şekilsiz ve boştu ve Allah'ın ruhu suların yüzünde hareket etmekteydi.'' Onlar,dünyanın yaratılmaya başlanmasının,haftanın ilk günü olduğunu düşündüler...Çünkü,gece ve gündüz gibi sürelerin sebebi,güneşin doğması ve batmasıydı;Güneş ve Ay,haftanın dördüncü günü yaratılmıştı.Bu günlerin,bizim saydığımız günler olduğunu düşünmek nasıl mümkündür!Kur'an şöyle der:''Rabbinin katında bir gün,saydıklarımızdan bin yıl gibidir.''Başka bir ayette Allah:''Bir günlük sayım,elli bin yıl gibidir.Açıktır ki,yaratılış zamanını,kendi gün sayımızla hesap edemeyiz;dolayısıyla,yaratılışın başlangıcı kesinlikle tayin edilemez.''Tevrat ilk insanın,yaratılış haftasının Cuma günü yaratıldığını söylemesine rağmen,Kur'an da Allah,''Orada bozgunculuk yapacak,kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?Oysa biz 'Seni'överek yüceltiyor ve 'Seni'devamlı takdis ediyoruz'' diyor.Oluşumu uzun zaman alan yeryüzünde,örneğin,yüzeylerinde katılaşmış çamur ve kumlardan,çeşitli renk ve yumuşak parçalardan oluşan kayalardan teşekkül etmiş dağlarda gözlenen şeyler hariç,yaratılışın şartlarını da bilmiyoruz.



Öte yandan,Birûnî,Kur'an da bulunan yaratılışla ilgili ayetlerin doğru yorumlarıyla,geçmiş ve vuku bulmakta olan tabiat olaylarının,hassaten de kayalar,dağlar ve fosillerin incelenmesinin yaratılış hakkında yaklaşık bilgiler verebileceğine de inanmaktadır.Birûnî'ye göre,kâinatın ve yeryüzünün oluşumu jeo-kimyasal bir evrimin sonucudur.Esasen Birûnî,Nazzâm ve Câhız gibi,yaratılış ve oluşun bir evrim süreci olduğunu kabul eder.Allah,ilk olarak yarattığı temel unsurları,evrimleşme gücü ve kabiliyetiyle yaratmıştır.Bu,Birûnî'nin şu sözünde ifadesini bulmuştur:''Allah Teâlâ,insan türünü yaratmak isteyince,O,önce uygun biçimde yerin yaratılmasını belirledi ve ona doğal şeklini oluşturacak,evrimleşmeyi temin edecek gücü verdi;doğa şekilden kast,yeryüzünün yuvarlaklığıdır.''



Ayrıca,bu paragraf bize,Birûnî'nin türlerin oluşumu konusunda özellikle Nazzâm'dan farklı düşündüğünü göstermektedir.Bilindiği gibi,Nazzâm,ilk yaratılan prototip canlı türünde,gelecek nesillerin ''bi'l-kuvve'' gizli olduğuna,onun evrimi ile diğer canlı türlerinin türediğine inanıyordu;halbuki Birûnî,Allah'ın ezeli planına göre kâinatın,genel jeo-kimyasal evrimi esnasında,uygun şartlar oluştuğu zaman,madenler ve canlı türlerinin birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığı kanısındadır.İlk teşekkül eden su,hava,gaz ve toprak gibi temel unsurların güneş ısısı altında çeşitli derecelerdeki karışımlarının kimyasal evrimi,kâinatın genel jeo-kimyasal evrimi esnasında,belirli zamanlarda,çeşitli cansız varlık türlerini ortaya çıkarmıştır.Allah,bu temel unsurları her canlı türünün bağlı olduğu ana türün oluşması için vasıta kılmıştır.Her canlı türü,Allah'ın kendisi için uygun bulduğu çoğalma ve üreme âdetince hayatını devam ettirir.Birûnî'nin biyolojik evrim ve biyojenez teorisi ile ilgili fikirlerini işlerken,bu konuya ayrıca değinmiştir.



2. BÖLÜM SONU
Blog Widget by LinkWithin