6 Ağustos 2016 Cumartesi





USTURA



Merhaba arkadaşlar. Anladığım kadarıyla siz, Hayri’nin has elemanlarısınız. Hayri Kocaoğulları İmparatorluğu, vay be! Meslektaşıma bakın siz! Doğrusunu söylemek gerekirse, ben de devletimin has kuluyum. Kendime münhasırım! Mütevazılık yok bende. Doğruya doğru. Şimdi önce beni tanımanızı rica ediyorum. Aksi halde, külahları ters giyeriz.

İnsan ruhunun kapısını açtığınızda karşılaşacaklarınız çok karmaşık bir tablodur. Bunu biliyor muydunuz? Dali’nin tablolarından bile karmaşıktır. Bunu bilmenize imkân yok. Picasso’yu anmıyorum. Komünist o. Ama Allah için hakkını vermek gerek, iyi ressam. İnsan ruhu karmaşıktır diyorum. Niçin? Çünkü bu öyle bir şey ki Pandora’nın Kutusu’nu açtığınızda kötülükten başka bir şey göremezsiniz. Duymuş muydunuz Pandora’nın Kutusu diye bir şey? Sakın cahil kalmayın. Cahillik kötü bir şey. İnsan ruhunun kapısını açtıktan sonra karşılaşacağınız tablo gerçekten hiç de iç açıcı değildir. İnanılmazdır, hatta tuhaf bir şekilde insanüstüdür. Kaç ömür harcarsanız harcayın işin içinden tam manasıyla çıkamazsınız. Nereye evirip çevirirseniz çevirin hep bir “eksik” kalacaktır. Eksiğin gizemi, ürkütücülüğü, yıkıcılığı, hani biraz da yapıcılığı karşısında her daim yenik düşeceksiniz. Bitmiş bir yapıt, tamama ermiş bir canlı (insandan söz ediyoruz burada) mümkünatsızdır.

Beni şimdi “kesik” atan bir “zorba” olarak tanıyacaksınız. Kuşku duymayın bundan. Ama eve gittiğimde kızının saçlarını, oğlunun sırtını okşayan bir baba olarak da tahayyül edeceksiniz. Edin. Öyleyim çünkü. Size göre şu an bir işkenceci… Başka koşullarda karşılaşsaydık muhabbetinden geçilmeyen dünya tatlısı bir adam… Şimdi, burada, bu işkence hücresinde beni şu anki halimle kabulleneceksiniz; başka şansınız yok ne yazık ki. Buna mecburum. Sistemin mi dersiniz, devletin mi dersiniz bana yüklediği “derin” sorumluluk bu. Sizi konuşturmalıyım. Siz de konuşmalısınız, daha önemlisi, konuşacaksınız. Kaçınılmaz tabii. 

Sanırım kısaca da olsa beni tanıdınız. Şimdi ben de sizi tanımak istiyorum. Sizi burada, benim karşıma çıkaran nedenleri açıklayınız lütfen. Bakın, gayet kibarım ama inat ederseniz elimdeki bu usturayı sahneye çıkartmak zorunda kalırım. Usturanın marifetleri de ortaya çok çirkin, buna Amerika’da “kirli gerçekçilik” diyorlar, birkaç tablo çıkarır. Öyle marifetlidir bu ustura. Ressamın fırçasına tercih ederim ne yalan söyleyeyim! Parmaklarımın arasında nasıl da haz dolu dans ettiğini görüyorsunuz.

Evet, sizi dinliyorum. Lütfen, rica ediyorum, tek tek ve ağlayıp zırlamadan, tane tane, anlaşılır Türkçeyle. Türkçemiz muhteşem zenginliktedir. Sizden birden çok roman da, senaryo da vücuda getirir. Bakalım… Su ister misiniz? Diliniz/damağınız kurumuştur. Tamam, şimdi gelir.
Soru 1: Hayri Kocaoğulları’yla muhabbetinizi öğrenebilir miyim? Tekrarlıyorum, gayet kibarım ama usturam öyle değildir, ona göre!
“Abi, ben ve arkadaşım…”

Bi dur, öncelikle “abi” falan yok. Beni “Zorba” veya “Ustura Kemal” olarak anın ve hatırlayın. Buradan sağ çıkarsanız eğer eşinize, dostunuza, tanışlarınıza böyle sunun. Memnun olurum. Gurur duyarım.
“Tamam Zorba Abi, Ustura Kemal Abi…”
Anlaştık koçum. Abi de “ek” olarak kabulümdür. Sakın yılışmayın; aksi halde usturam kesik atmak için son derece sabırsız ve heyecanlı!
***
Zorba parmaklarının arasında hızla ve son derece maharetle dönüp duran usturaya şöyle bir baktı. “Bugün senin keyfini yerine getiremeyeceğiz galiba koçum!” diye söylendi. Sonra işkence odasının kapısını tıklattı. Hücrenin dışında bekleyen görevli, kapıyı aralar aralamaz, “Emredin amirim” diyerek içeri daldı.
“Çabuk bunları tuvalete götür. Burayı lağım çukuruna çevirecekler. Korkudan altlarına yapacaklar!”
“Emredersiniz amirim!”
“Sonra diğer ikisini getir. Bunlar öteki hücrede dinlensinler biraz. Henüz işim bitmedi. Bir yamuklarını yakalarsam, tekrar sahneye alacağım arkadaşları…”
“Tamam amirim…”
Zorba tekrar elindeki usturaya baktı. Sanki biraz burukluk hissediyordu. Üzüldü onun adına.
“Hay Allah! Sevgili usturam, sana bugün iş çıkmayacak galiba!”
“Önemli değil. Bugün de dinleneyim.”
“Oğlum sen de ne meraklısın dinlenmeye! Pas tutacaksın iyice!”
“Ben pas tutmam, sen meraklanma Zorba!”
Zorba’nın en yakın dostuydu ustura. Onunla sohbeti seviyordu. Çoklu kimliğine cuk oturuyordu. Kızıyla, oğluyla veya karısıyla bile bu kadar keyifli sohbetler mümkün olmuyordu. Ha, bir de sorguya çektikleriyle muhabbetin keyfini hiçbir şeye değişmezdi. Özel olarak da kayda alırdı. İleride kasetlerin bantkaydını çözüp sinemaya uyarlayacaktı. Hele bir emekli olsun… Evinin bir odasının yarısını senaryo kitapları ve senaryolaştırılmış romanlarla doldurmuştu Ustura Kemal.

***

İkinci grup ikili hücreye alındığında Zorba hâlâ usturasıyla sohbet halindeydi. Ama bugün onda bir uğursuzluk sezmişti. Bu kez alet çantasını şöyle bir yokladı. Şimdi… Gözlerini kapıdan içeri girenlere diktiğinde, akışa bıraktı tercihini…

Hoş geldiniz arkadaşlar! Nasılız bakalım? Sanırım benimle tanışmak için sabırsızlanmıyorsunuz. Olsun. Ben merakınızı cezbetmesini bilirim. Hiç kuşkunuz olmasın. Diğer iki arkadaşınızla güzelce sohbet ettik. Doğrusu bir hayli verimli geçti. Havadan sudan, arada sırada da hayatın genel gidişatından, ülkemizde olup bitenlerden… Ülkemizin hali malum… Çok söz kaldırmaz. Hatta mümkünse eğer, ağzımızı hayra açmayacaksak, dudaklarımızı kilitlemek en iyisi. Daha doğrusu, sağlığımız için elzem. Anlıyorsunuz değil mi; ne demek istiyorum sahi? Neyse, hele bir susup beni dinlemeye devam edin. Aksi halde, parmaklarınızın selameti açısından tehlike çanları çalıyor demektir.
İmdiii… Deminki iki arkadaşınız beni “Ustura Kemal” veya “Zorba” lakabıyla tanıdılar. Usturamı görmek ister misiniz? İşte… Ne işe yarar bu? Kesik atmaya. Ciltte, özellikle yüzde derin kesikler oluşturmaya… Henüz bir peniste denemiş değilim. O kadar da acımasız değilim yani! Ama her an rotamı şaşırabilirim. Neyse, sizinle “Ustura Kemal” olarak muhabbet etmeyeceğim. Şimdi sahneye “Kemikkıran Rıza”yı çağıracağım. Belleğinize beni bu lakapla kaydedebilirsiniz. Şimdi ne yapıyorum peki? Usturamı alet çantama koyuyorum. Peki ne yapacağım şimdi? Şu gördüğünüz alet var ya ceviz/fındık falan kırmaz! Bizzat parmak kırar! Adı da "parmakkıran"dır. Tercih hakkı tanır ama! İster ayak, ister el parmaklarınızdan başlayabilir işe. Serçe parmaktan orta parmağa, oradan başparmağa gayet keyif alarak kırıcı olabilir! Anlıyorsunuz değil mi? Deminki iki arkadaş fazla kesik almadan atlattılar muhabbeti. Umarım siz de akıllı davranır ve hemen dilinizi çalıştırırsınız. Valla bu alet yalanı hemen okur! Okuduğu anda da bir boğa gibi parmaklara hücum eder. Öncelikle parmaklarınızı şöyle bir öne uzatın bakalım. Tırnaklarınız uzun mu? Sakın içlerinde kir mir görmeyeyim. Hiç hazzetmez. Temizlik imandan gelir der atalarımız. İşin yoksa bir de aletimi dezenfekte etmek zorunda kalmayalım…

Tamam tamam, fena görünmüyorlar. Bilirim, Hayri arkadaşımdır, meslektaşımdır. O da “temizliği” sever. Az “temizlik” yapmadık birlikte… Titizdir ayrıca, benim gibi…

Evet, soracağınız bir soru veya benden bir ricanız var mı? Fazla zaman kaybetmeyelim. Size de, bana da yazık. Sahi sizin evde bekleyeniniz, çoluğunuz çocuğunuz var mı? Benim var. Kızım saçlarını bana okşatmadan uyumaz; oğlum da sırtını… Onları çok bekletmek istemem doğrusu. Karım da fena baş belasıdır hani! Söylemedi demeyin. Beni çok oyalarsanız bizzat o gelir, elimdeki alet çantasını alır, tüm aletleri bir bir dener. Sadist kadın işte! Hem polis, hem kadın, hem sadist; ne yalan söyleyeyim, onun eline düşmenizi hiç mi hiç tavsiye etmem! Ben gayet hümanistim. İçim acır, sızlar, be bileyim, midem ayağa kalkar. Rica ediyorum, beni kusturmayın! Dahası, ter kokusuna dayanamam. Ne siz terleyin ne de ben…

Evet, mutat soru: Hayri Kocaoğulları’yla muhabbetiniz…
Eveleyip gevelemeyin lütfen. Yıllardır attığı her adımı takip ediyoruz. Çalışanlarını da, adamlarını da, yani sizi de… Ama malum, gözümüzden kaçan “boka konan” sinekler vardır. Biz o sinekleri ele geçirmek niyetindeyiz. Azimliyiz yani. Bu arada, Hayri iyi arkadaşımdır, demiş miydim daha önce, birlikte çok kadeh tokuşturmuşluğumuz, operasyonlara çıkmışlığımız vardır. Mel mel bakıp sinirlerimi rahat koltuğundan etmeyin! Hadi, ben sustum! Kemikkıran Rıza susuyor! Konuşma (bakın bülbül gibi ötme sırası demiyorum, öyle onur kırıcı değilim yani) sırası sizin.

“Abi, ben ve arkadaşım…”

Bi dur hele! Önce anlaşalım. Bana Kemikkıran Rıza Abi deyin. Gurur duyarım. Onurlandırır beni. Eşinize dostunuza, tüm tanışlarınıza da benden söz ederken Kemikkıran Rıza Abi diye takdim edin. Tabii buradan canlı çıkarsanız. Temennim de canlı çıkmanız. Aksi halde ünüm arş-ı âleme nasıl ulaşacak? Mezarda mı? Sakın “abi”yi unutmayın. Kulağım deliktir -bakın-. Kainatın öte sınırında bile olsanız, benle ilgili ağzınızdan çıkan her sözcük buradan ve buradan içeri dalar. İki kulağım da sapasağlamdır yani. Oradan da beynime nakşolur. Hafızam da… Neyse yahu, gevezeliğim tuttu ha!
“Emredersiniz Kemikkıran Rıza Abi..:”
Ulan oğlum, daha cümlemi tamamlamadım. Neyse, yine de aferim sana ve tabii sana da… Hadi başlayın…

***

Ustura Kemal / Kemikkıran Rıza sorguda hızla yol almaktan pek memnun görünmüyordu. Meslektaşı Hayri Kocaoğulları’nın çalışanları gayet cömert davranmışlar, bildikleri, gördükleri, tanık oldukları, hatta olmadıkları her şeyi, neredeyse saati saatine, günü gününe aktarmışlardı. Ama bunlar, ne yazık ki “ana damar”dan çok uzak bilgilerdi. Neredeyse he-men hepsi kendi takipleri sonucunda elde ettikleri verilerdi. Bir türlü Hayri’nin “esas oğlanları”na ula-şamamışlardı. Bu da Ustura Kemal’i (Kemikkıran Rıza’yı) rahatsız ediyor, hatta ziyadesiyle geriyordu.

***

Kemikkıran Rıza elindeki "parmakkıran"a şöyle bir baktı. “Bugün senin de keyfini yerine getiremeyeceğiz galiba koçum!” diye söylendi. Sonra tekrar işkence odasının kapısını tıklattı. Hücrenin dışında bekleyen görevli, kapıyı aralar aralamaz, şaşmaz bir hazırolda, “Emredin amirim” diyerek içeri daldı.
“Çabuk bunları da tuvalete götür. Burayı lağım çukuruna çevirecekler. Korkudan altlarına yapacaklar! Bok kokusundan midem altüst oldu. Bana bir de su…”
“Emredersiniz amirim!”

“Sonra diğer ikisini getir. Bunları da başka hücreye al ama önceki ikiliyle temas kurmasınlar sakın. Henüz bunlarla da işim bitmedi. Ağırkanlılar. Bir yamuklarını yakalarsam, tekrar sahneye alacağım arkadaşları. Belki son sahnede tümünü birlikte oynatırım, şimdilik gidişata bakacağız.”
“Tamam amirim…”

***

Zorba / Ustura Kemal / Kemikkıran Rıza sıkılmıştı biraz. Gelecek ikiliden sonra ara vermek ve eve gidip çoluğunun çocuğunun saçını, sırtını okşamak istiyordu. Belki karısıyla da biraz muhabbet, biraz seks… Sorgu sual muhabbeti keyifsiz geçiyordu çünkü.

“Anlatsam, karım bile sıkılır; bana böyle muhabbetle gelme der! Keşke ‘siyasi arkadaşları’ getirseler karşıma! Hiç değilse onlarla oynaşmanın bir keyfi var; direnç, karşı direnç… Bağırışlar çağırışlar, küfürler, sloganlar; sonunda kimi teslim olmuş, kimi gebermiş, kimi yarı baygın… Bizim de bu arada pestilimiz çıkmış… Film dediğin böyle olur. Ne bunlar, yılışık tipler! İki dakikada patronlarını satıyorlar. Ekmek yedikleri tekneyi iki dakikada tükürükle dolduruyorlar! Yazık bizim Hayri’ye. İyi seçememiş adamlarını ya da iyi eğitememiş…”

Durduk yerde de insan dövmeyi sevmiyordu. Tokat atmaya bile üşeniyordu. Bir direnç görmeliydi, bir karşı koyuşla karşılaşmalıydı. Başka türlüsünü ününe, şanına yakıştıramıyordu. Leb demeden leblebiyi ağzından tükürenlere sadece acıyordu. Allah’ın en eksikli kulları olarak değerlendiriyordu onları. Cehennemden başka gidecek yerleri yoktu. Ateşin üstünde dans ettiklerini tahayyül ediyordu; en sonunda da ateşin içine yuvarlandıklarını… Bir filminin giriş sahnesini böyle tasarlamıştı yıllardır. Belki bitişe de benzer bir figür/sahne eklerdi.

Hücre kapısının tıklatılmasıyla dalgın düşüncelerinden sıyrıldı. “Girin” diye seslendi. Nedense bu kez heyecanlanmıştı. Garip bir sezgi… Sanki bu gelenler adrenalin dozunu artıracaklardı. İçgüdülerine güvenirdi, her zaman.

***

Kafasını kaldırıp baktığında neredeyse bir kalıptan, bir terziden çıkmış ikiliyi gördü karşısında. Gözlerini kamaştırdı. Görevli memura, “İkiz mi bunlar!” diye takılma isteği hissetti. “Maşallah, badigardlar! Ulan ben Bodyguard filmini izledim; Kevin Costner hiç de bunlara benzemiyordu!” Görevli ne diyeceğini bilemedi. “İkiz değiller amirim” demekle yetindi. “Şaka yapıyorum evladım. Biraz sonra bunların hangi kuluçkadan çıktıklarını öğrenirim ben!” İkiliye tekrar alıcı gözle baktı. Aklından ne geçtiyse, “Evladım bunları birbirlerine arkadan kelepçele” diye emretti. “Alimallah sinek gibi ezerler beni!...”

Görevli memur çıkar çıkmaz, her zamanki pozisyonunu aldı. Tüm sorgularda giriş kompozisyonunu hiç değiştirmezdi. İleride sinemaya uyarlayacağı bir filminin değişmez sahnesi/dekoru kafasında bu şekilde hazırdı..

alıntı